Geçen hafta köşemde “Töz” sergisinden ve dört arkadaş birlikte kurduğumuz o kopmaz bağdan söz etmiştim. Bu hafta, o bağın içindeki seslerden birine; Fatma İskender’e bakmak, size biraz onu anlatmak istiyorum.
Bizim hikâyemiz üniversite kapısında başladı. Geç kalmamıştık; zamanımız o zamandı… Yetenek sınavı için beklerken göz göze gelmiştik. “Biz kazanırız, aynı sınıfa düşeriz, bir de çok samimi oluruz,” demiş, usulca gülümsemiştim kendi kendime. Öyle de oldu. Farklı hayatların içinden gelip aynı sıralarda buluştuk. O masanın etrafında yaşın hiçbir anlamı kalmadı; 18 yaş da 60 yaş da aynı amaca, aynı heyecana nefes oldu.
Fatma’nın dili yüzeyde başlar, katmanlarda derinleşir. Onun için kumaş, iplik ve dikiş sadece malzeme değil; tutan, saklayan ve dönüştüren bir “hâl”dir. Çalışmaları bir sonuçtan çok, bir süreçtir aslında. Katmanları sürekli değişen, dönüşen; ama özünde hep aynı soruyu taşıyan bir arayış… Tıpkı “Töz” kavramında aradığımız o içsel sükût gibi.
Fatma’nın yüzeylerinde gerçek, masal ve mitoloji iç içe geçer. O, bugün bizimle aynı şehirde varlığını sürdüren yüzlerce yıllık tarihî yapıları, taş duvarları ve geçmişin izlerini kendi kurduğu dünyaya taşır. Yarattığı masalsı atmosferde mekânlar artık yalnızca birer arka plan değildir; benim deyimimle birer “zaman alanı”, bir tür “portal” niteliği taşırlar.
Peki, nedir bu portal? Geçmişin tozunu bugünün nefesiyle buluşturan, sizi şimdiki zamandan alıp anıların ve mitlerin içine çeken o sihirli geçittir. Fatma, bu katmanlı yapılar aracılığıyla zamanın doğrusal değil; iç içe geçen, üst üste binen, yani katlanan bir yapıda olduğunu hissettirir. Siz o portaldan içeri bakarken, aslında kendi hikâyenize doğru çekilirsiniz.
“Sanat; görüneni yansıtmaz, görünür kılar,” der Paul Klee. Fatma da o katmanlı dünyasında yalnızca mekânları değil, o mekânların ruhunda saklı duran zamanı görünür kılıyor.
Dipnot:
Fatma’yla bizim hikâyemiz yalnızca tuvalde ya da kumaşta değil, hayatın o doğrusal olmayan, katlanmış zamanlarında saklıdır. Bizim dostluğumuz da biraz böyledir; o meşhur gölge oyunu gibi… Benim “Hacivat’ım, Karagöz’üm” dediğim yerden; birbirini tamamlayan, bazen çatışan ama hiç kopmayan bir bağ. Aslında her defasında birbirimizin gözünden dünyayı yeniden kuruyor; o hiç bitmeyen arayışın ve bizi bir arada tutan değişmez “Töz”ün adını yeniden koyuyoruz.












