1960’larda Anadolu’da bir toprak ağasının köyünde yaşayan bir köylü olduğunuzu düşünün. Gün doğmadan uyanır, omzunuza kazmayı alır, tek derdiniz o gün tarladan ne çıkacağıdır. Eker, sular, biçersiniz; akşam yorgunsunuzdur ama umutlusunuzdur. Sonra ağa gelir, ürüne bakar, payını ayırır. Köylü elindekine razı olur, çünkü gidecek başka yeri yoktur. Toprak kimdeyse güç ondadır, çalışan sadece emeğini verir. Bunun adı feodalizmdir. Bugün sahne değişti ama mantık aynı kaldı. Toprağın yerini internet, ağanın yerini büyük teknoloji platformları aldı. Türkiye’de esnaf Instagram’dan satış yapıyor, gençler YouTube ve TikTok’ta içerik üretiyor, girişimler uygulama mağazalarına mahkûm. Herkes üretiyor ama kuralları koyan ve payı alan başkası. Hesaplar kapanabiliyor, erişim düşebiliyor, gelir tek tuşla kesilebiliyor. Üreten çok, kazanan az. İşte buna teknofeodalizm diyoruz. Bu hafta teknofeodalizmi konuşacağız…
Ekran Başında Başlayan Gün: Dijital Emek Gerçeği
Sabah uyanır uyanmaz yaptığımız ilk şeyi bir düşünelim. Daha gözümüz tam açılmadan elimiz telefona gidiyor; bildirimlere bakıyor, Instagram’da biraz kaydırıyor, belki bir video izliyor, belki “sadece bir dakika” deyip yarım saat kayboluyoruz. Bunu da genelde “gündemi takip ediyorum”, “biraz kafa dağıtıyorum” ya da “eğleniyorum” diye açıklıyoruz. Oysa son yıllarda bazı iktisatçılar (Yunanistan’ın eski maliye bakanı Yanis Varoufakis) bu rutinin masum bir alışkanlık olmadığını söylüyor. Onlara göre artık bildiğimiz anlamda kapitalizmde değil, teknofeodalizm denilen yeni ve karanlık bir düzenin içindeyiz…Orta Çağ’da köylüler vardı; toprak onların değildi, derebeyine aitti. Köylü sabah kalkar, tarlaya gider, eker, biçerdi ama emeğinin önemli bir kısmı derebeyine giderdi. Bugün biz de sabah kalkıyoruz ama tarlaya değil, ekrana gidiyoruz. Instagram’da paylaşıyor, X’te yazıyor, TikTok’ta izliyor, Google’da arama yapıyoruz. Her beğeni, her tıklama, her izleme süresi aslında bir üretim. Ürettiğimiz şeyin adı veri ve bu veri bizim değil. Dijital tarlalarda çalışıyor, farkında olmadan ürün veriyoruz.
Tekno-Lordlar Çağı: Dijital Toprağın Sahipleri
Geleneksel kapitalizmde bir pazar vardı; üretici üretir, tüketici alır, fiyat rekabetle oluşurdu. Bugün Amazon, Google, Apple ya da Meta’ya baktığımızda bunun artık geçerli olmadığını görüyoruz. Bu yapılar birer pazar değil, kendi kurallarını kendileri koyan devasa platformlar. Kimin görünür olacağına, hangi içeriğin öne çıkacağına algoritmalar karar veriyor. Platforma girmek serbest gibi görünse de içeride kalmanın bir bedeli var: komisyonlar, reklamlar, görünürlük için yapılan ödemeler. Tıpkı derebeyinin toprağında çalışıp haraç vermek gibi.Bu yeni düzende iki temel sınıf ortaya çıkıyor. Bir yanda sunucuların, algoritmaların ve yapay zekânın sahibi olan tekno-lordlar var; yani dijital toprağın sahipleri. Diğer yanda ise bizler, yani bulut serfleri. Fotoğraf paylaşıyor, yorum yapıyor, video izliyoruz. Aslında emek harcıyoruz ama bunu eğlence zannediyoruz. Sistemin en tehlikeli tarafı da bu: Kimse bizi zorlamıyor, biz gönüllü olarak çalışıyoruz.Üstelik bu düzende mülkiyet kavramı da giderek eriyor. Satın aldığımızı sandığımız e-kitaplar, filmler ya da müzikler aslında bizim değil; sadece erişim hakkımız var. Bir gün hesabınız kapatılırsa, yıllarca biriktirdiğiniz dijital varlıklar bir anda yok olabilir. Arabalarda koltuk ısıtmasının bile abonelikle satılmaya çalışıldığı bir dünyada, sahip olmak yerine sürekli kiralayan modern marabalara dönüşüyoruz. Her şeye erişiyoruz ama hiçbir şeye gerçekten sahip olamıyoruz.
Teknofeodalizme Karşı Ne Yapılabilir?
Peki, bu tablodan çıkış yok mu?.Bu tabloya karşı önerileri birkaç basit başlıkta toplamak mümkün. İlk olarak dijital özgürlük ve veri hakkı meselesi var: Bir platformdan çıkarken arkadaşlarımızı, fotoğraflarımızı ve geçmişimizi kaybetmeyelim; madem bizim verimizle para kazanılıyor, bunun bir karşılığı bize de dönsün. İkinci olarak kamusal ve adil dijital alanlar: İnternet sadece birkaç şirketin malı olmasın, Wikipedia gibi herkesin ortak kullandığı, kimsenin patron olmadığı platformlar çoğalsın; Uber benzeri uygulamalar patronların değil, orada çalışanların olsun. Üçüncü olarak ekonomik denge ve sosyal koruma öne çıkıyor: Yapay zekâ ve otomasyon işleri azaltırken teknoloji devleri daha fazla vergi versin, bu kaynak da insanlara temel bir gelir olarak geri dönsün. Son olarak bireysel farkındalık var: Algoritmaların bizi yönlendirmesine izin vermeyelim, mümkün olduğunca açık ve özgür dijital araçları tercih edelim…
“Dijital dünyada da insan gibi yaşayabilmek,yeni köşe yazısında buluşmak dileğiyle..
Bilgiyle kalın.”
Saygılarımla,
İrfan BAŞKAYA, MSC
Eğitim Teknolojileri Girişimcisi & Gençlik Çalışanı