Günümüzde ileri iletişim ortamında çeşitli manipülasyonların, algı oluşturmaların, eskimiş bilgilerin yeni bilgi diye geri kalmış ülkelere satılması yani yoğun bir bilgi kirliliğinin bombardımanı altında süren hayatlar, bu girdaptan kurtulmak için aşırı çaba sarf etmek, sorgulamak, analiz etmek gibi bir zorunluluk insanlık âlemini sürekli sıkıştırmaktadır.

Bugün dünyamızda yaklaşık sekiz milyar insan yaşamakta ve bu süper canlı topluluğunun biyolojik hayatını devam ettirebilmesi için muhakkak en birincil hak olan beslenme sorununu aşması gerekmektedir. Ancak bugünün dünyasında gıda dağılımı homojen olmadığı gibi tarıma elverişli olmayan topraklarda yaşayan insanların beslenmesi de çok önem arz etmektedir. Açlık ve sefalet trendinin önlenemez olduğu coğrafyaları da bu bütünlüğün dışında tutmak ve düşünmek bir insanlık hakkı ihlali olup, yaşam ve beslenme haklarına destek vermek medeni bir borç olarak ele alınmalıdır.

Bugün küresel dünyada iklim sorunları, azalan tarım toprakları, aşırı erozyonla elden çıkan üretim alanları, kuruyan önemli nehirler, ekosistem üzerindeki talan politikaları, yok olmaya yüz tutmuş yaban hayatı, geçim sıkıntısına bağlı göçler ve bozulan demografik yapılar, uydu görüntüleri kullanılarak devam eden sömürü, azgın teknoloji transferleri, her maksat için kullanılan dijital âlem, internet savaşları ve rantçılık, cinayetler, açlıktan kitlesel ölümler, bazı hastalıkların önlenemez olması, ekonomik krizler, artan nüfus, gıda kaynaklarının azalması, GDO'lu ürünlerin devreye sokulması ve daha birçok sorunun yaşandığı dünyamız insanı, nasıl bir çıkış bularak bu sorunlardan sıyrılıp, barışçıl bir dünya ortamında yaşamayı damarlarına kadar arzulamakta ve umut etmektedir.

Ancak, insanlar, topraklar, sular ve hatta ekosistem ile uzay yoruldu fakat, küreselleşme heveslileri uluslararası holdingler ve onların arkasındaki sömürücü zihniyet yorulmadı, ayrıca doymak da bilmemektedirler. Bu doymazlar insanların ne açlıklarını, ne doğanın tahribatını ve ne de toplumlara verdikleri hiçbir zararı görmezlikten gelerek sömürü mekanizmalarını yürütmek için her türlü canlı ve cansız aparatı kullanmaktan da geri kalmamaktadırlar.

Bu ve benzeri hususlar diğer sektörlerde olduğu gibi tarım sektörünü de ellerinde tutarak devletleri ve dolayısıyla o toplumları denetim altında tutabilmek için "ne türden ve hangi rekolte seviyesini yakaladıkları" dahil uzaydan algılama yöntemiyle (Coğrafi bilgi sistemlerini kullanarak güçlü bir savaş stratejisi oluşturmak) tüm olanakları kullanarak tespit etmektedirler. Bu yöntemin aktif ve sömürü bileşenleri ise; tohum, gübre, ilaç, makine gibi hesapta koruyucu ve verimi artırıcı özelliğe sahip oldukları propaganda silahını kullanarak her tarafa satıp, toprakları, insanları, havayı, suyu ve ekosistemi tümüyle zarara uğratmakta ve hastalıklar da zincirleme devam etmektedir.

İnsanların önündeki en büyük tehlike açlık ve susuzluk olup, bu iki hayati varlığı ellerinde tutmak ve insanları daha bağımlı hale getirmek için uzay dahil toprak, su, gıda maddesi ve ilaç gibi tarımsal girdilere mahkûm etme eylemini sürdürmektedirler.

Ayrıca bu savaşın en önemli sürecini de yıllarca silolarda bekletilmiş radyasyonlu ürünleri yeni hasat edilmiş garantisiyle tarımı çökmüş/çökertilmiş veya bağımlı hale getirilmiş gıda sorunu yaşayan ülkelere satmaktadırlar. Neticede yoğun ilaçlama ile silo ömrü uzatılan bu ürünleri kullanan insanlarda kronik ve ölümcül hastalıkların yaygınlaştığı da bir gerçektir. Yani uluslararası holdingler sadece tarımsal ürün satmakla yetinmeyip, insanların hastalanmalarını da tetikleyerek tedavi için gerekli olan ilaç ve aparatları da devasa fiyatlardan satarak karlarını gıda tüketimi pahasına artırmaktadırlar.

Onun için stratejik konularda devleti planlayan kurum veya kuruluşlar bir ülkede yok ise, milli çıkarlar bu anlamda ön planda tutulmazsa neticede tüm varlıklar ülke dışı güçlerin eline geçer ki bugün yaşanan travma da bunun sonucudur. Yine tarımın alt yapısının çökertilmesi uluslararası sömürücü tarım kartellerinin yeni dünya düzenindeki stratejik savaşları olup, bunlara karşı güncel ve kesintisiz planlar devreye sokulup, mevcut kaynaklardan en iyi verimi alma çalışması gerçekleştirilmelidir. Bu konuda yetkin insan kaynaklarının başta Ar-Ge olmak üzere master plan dahil tüm eylemlerin acilen devreye sokularak topraktan, suya, tohumdan ilaca ve gübreye kadar etkin ve sürekli planlama başlatılmalıdır.

Tarım dünyada stratejik bir sektör olarak birinci planda tutulmakta, bunun temel nedeni de her mevsim (yılın on iki ayı) üretim olanağının olması yanında pazarlamasının da ciddi anlamda krize açık olmaması yani beslenmenin temelini oluşturmasıdır. İşte bundan dolayıdır ki tarımsal ürünler üzerindeki azgın sömürü de buradan kaynaklanmaktadır.

İşte bu emperyal doymazlık ve sömürü gibi insan hakkı ihlali durdurulmadığı sürece devam ederek, yeni yeni gelişmelerle kendi tarımını planlamayı başaramamış ülkeleri yumuşak karakterli savaş altında tutarak sömürülerini sürdüreceklerdir. Geçmişte Afrikalılara yapılanlar şimdi kıta ve coğrafya ayırmadan neredeyse dünyanın önemli bir kısmına yapmaktadırlar. Onun için bu savaşa karşı koymanın yolu üretimden geçmekte olup, her ülke kendi stratejisini kendi öz koşullarıyla örtüşen düzleminde oluşturmalı ki dışarıdan empoze etmeye çalışılan planlar boşa çıksın.

Aksi halde sorun daha ağırlaşarak sürecek ve ses çıkarmayan stabil toplumlar sonunda çaresiz kalacaklar ve bu doymaz savaşın esiri olmaya devam edeceklerdir. Bu stratejik savaşta güçlü parlamentoya sahip ülkeler ulusal çıkarlarını dirayetle hayata geçirmek için canla başla savaşırken, kendi ülke kaynaklarını koruyamayanlar da işte böyle sömürge olurlar ve tek çareleri de umuda kürek çekmekten ileri gitmez. Neticede ortada ne gelecek ne de ulusal kültür kalır, kalsa kalsa ortada kullanılarak terk edilmiş bir yığın kalır.