Maç bitti, tansiyon yükseldi. Tribünler kendi kültürüyle, kendi refleksiyle bir şarkı söyledi. Sahada bulunan genç oyuncular da o anın atmosferiyle buna eşlik etti. Bu bir organizasyon değil, bir refleks. Planlı değil, anlık. Ve en önemlisi: Futbolun doğasında olan bir durum.

Ancak Abdülkerim Bardakcı’nın bu tabloya verdiği tepki, olayın seyrini değiştirdi. Genç oyuncuların üzerine yürünmesi, meseleyi büyüten asıl kırılma anı oldu. Sonrasında ise bildik senaryo devreye girdi: Algı.

Bir anda sosyal medya koridorlarında öyle bir hava estirildi ki, sanki Trabzonspor’un gençleri organize bir şekilde ağır küfürler etmiş gibi bir tablo çizildi. Oysa gerçek bu kadar karmaşık değil. Gerçek, basit: Gençler tribüne uydu.

Kaldı ki aynı hassasiyetin herkes için geçerli olduğunu söylemek de zor. Okan Buruk’un zaman zaman benzer atmosferlerde tepkiler verdiği, tribünle etkileşime girdiği görüntüler hafızalarda. O yüzden meseleye tek taraflı bir ahlak penceresinden bakmak, en hafif tabirle eksik olur.

Burada asıl konuşulması gereken şu:
Bu çocuklar bu kulübün geleceği. Henüz yolun başındalar. Hata yapacaklar, öğrenecekler, gelişecekler. Ama onları daha başında linç kültürüne teslim ederseniz, kaybeden sadece oyuncular olmaz… Türk futbolu olur.

Bugün yapılması gereken şey çok net:
Bu gençleri hedef göstermek değil, korumak. Üzerlerine gitmek değil, yanlarında durmak.

Çünkü bu hikâye sadece bir maç hikâyesi değil. Bu, bir neslin inşa süreci.

Ve unutulmasın:
Gençlere yüklenmek kolaydır… Asıl mesele onları kazanmaktır.