Trabzon’dan Orta Asya’ya: Belleğimizdeki İpek Yolu

Bu hafta yazımı Orta Asya’dan, Özbekistan’ın kadim şehirlerinden yazıyorum. Yıllardır zihnimde bir bilgi olarak duran İpek Yolu’nu şimdi görmeye, hissetmeye, içinde yürümeye geldim. Semerkand’ın mavisine, Buhara’nın zamanına, Hiva’nın masalsı sessizliğine ve Taşkent’in bugüne açılan yüzüne bakarken anladım ki bazı yollar yalnızca haritalarda değil; insanın belleğinde de uzanır. Hepimizin belleğinde bir İpek Yolu hikâyesi vardır.

Okuduğumuz tarih kitaplarında, bazen bir bilmecede, bazen bir soruda karşımıza çıkan; ama gerçekte ne kadar derin, ne kadar uzun, ne kadar insanlıkla dolu olduğunu ancak yoluna düşünce anlayabileceğimiz bir hikâye…

Sahi, develerle mi geçerlerdi bu yollardan? Evet, kimi zaman günlerce, haftalarca süren deve kervanlarıyla… Sırtlarında ipekler, baharatlar, kumaşlar, porselenler; yollarında çöl, dağ, han, pazar ve bekleyiş vardı. Ama her kervan biraz mal, biraz haber, biraz renk, biraz da insan hikâyesi taşırdı.

Kim bilir ne hikâyeler vardı o İpek Yolu yolculuklarında…

Kimi bir malı ulaştırmanın telaşındaydı, kimi uzak bir şehre varmanın umudunda. Kimi ailesine dönüyordu, kimi bilmediği bir diyara gidiyordu. Kervanların yükünde yalnızca ipek, baharat ve kumaş yokti; hasretler, dualar, korkular, sevinçler ve anlatılmayı bekleyen insan hikâyeleri de vardı.
Demek ki bu yol yalnızca tüccarların değil; âlimlerin, dervişlerin, arayanların ve kendi iç yolculuğuna çıkanların da yoluydu. İpek Yolu, yalnızca kervanların yürüdüğü bir güzergâh değil; ilimle aydınlanan, inançla derinleşen, sanatla güzelleşen büyük bir medeniyet hattıydı.

Özbekistan’da bunu çok hissettim. Semerkant’ın mavi çinileri, Buhara’nın tuğla sessizliği, Hiva’nın yarım kalmış minaresi ve Taşkent’in geniş meydanları arasında yürürken, aslında yalnızca bir ülkeyi gezmediğimi anladım. Her şehir belleğimde başka bir kapıyı aralıyordu. Bir yerde emeği gördüm; kâğıdın, ipeğin, kumaşın sabırla oluşunu… Bir yerde ilmi gördüm; Uluğ Bey’in göğe bakan aklını, Ali Kuşçu’nun Semerkant’tan İstanbul’a uzanan yolunu… Bir yerde inancı gördüm; eski Kur’an nüshalarının önünde zamanın nasıl sessizleştiğini… Bir yerde de insanın faniliğini; mezar taşlarında, türbelerde, yarım kalmış yapılarda…

Ama bütün bunların içinde beni en çok etkileyen şey, büyük tarihin bir anda kişisel hafızaya dönüşmesiydi. Belki de insan, büyük yolları anlamak için önce kendi küçük yollarını hatırlamalı.
Çünkü yol dediğimiz şey yalnızca ayaklarımızın bastığı yer değildir. Bazen bir sesle başlar. Bazen bir bekleyişle. Bazen de yıllar sonra, hiç bilmediğimiz bir coğrafyada karşımıza çıkan bir renk, bir koku, bir kapı aralığı çocukluğumuzdaki o eski yolu yeniden açar.

Benim çocukluk yolum da böyleydi. Eskiden köyde arabalar evlerin önüne kadar gelemezdi. Herkesin arazisi bir yerden yolu keser, arazi sahibi geçişe izin vermezdi. Arabalar yol kenarına çekilir, eve varmak için o daracık patika yoldan yürünürdü.

Avluda oturur, ağustos böceklerinin sesi arasında babamın arabasının yokuşu çıkarken çıkardığı o sesi beklerdik. O sesi duyar duymaz kardeşlerimle birlikte hızla patika yola koşardık. Elimizde el fenerleri, önümüzde ateş böcekleri… Bizim koşuşumuzla başlayan, komşu çocuklarının katılmasıyla çoğalan, şehirden gelen küçük paketlerle bereketlenen o yol; belki Semerkant kadar görkemli değildi, Buhara kadar kadim, Hiva kadar masalsı değildi. Ama benim içimde en az onlar kadar derin, en az onlar kadar maviydi.

Babam şehirden ne getirmişse; evin ihtiyacı, çocukların merakı, komşularla paylaşılacak şeyler… Hepsi o yolun bereketine karışırdı. Akşamın kokusu, ağustos böceklerinin sesi, ateş böceklerinin ışığı ve çocuk seslerimize karışan şarkılar, o daracık patikayı bize kocaman bir dünya yapardı. Şimdilerde düşünüyorum da, bizim de küçük bir İpek Yolumuz varmış sanki.


Bizim limandan giden ipegin, çayın, fındığın da hikâyesi var. Belki de benim çocukluğumun patika yolu, o büyük yolun Trabzon'a düşen gölgesiydi. Trabzon, İpek Yolu'nun Karadeniz'e açılan kapısıydı. Kervanlar doğudan gelen yollarla dağları, vadileri aşarak Sümela'nın eteğinden, Zağnos'un taşlarından geçip limana ulaşır; mallar, haberler, diller ve hikâyeler buradan başka coğrafyalara açılırdı. Belki de benim çocukluğumun patika yolu, o büyük yolun Trabzon’a düşen küçük ve sıcak bir gölgesiydi.

Demek ki her insanın bir İpek Yolu var. Kiminin yolu kervanlarla, kubbelerle, medreselerle yazılır; kimininki bir babanın gelişini bekleyen çocuk kalbiyle. Kiminin yolu haritalarda görünür; kimininki yalnızca belleğin içinde saklanır. Özbekistan ve Orta Asya coğrafyası bizler için yalnızca turistik bir rota değil; aynı kökten beslenen bir Ata Yurt bağıdır. Yüzyıllar önce Orta Asya’dan batıya yürüyen Oğuz boyları Anadolu’yu yurt kılarken, aynı kökten gelen kardeşlerimiz o kadim topraklarda medeniyetimizi büyütmeye devam etti. Bugün Özbekçe ile Türkçe arasındaki yakınlık, mimarideki ortak estetik, sofralarımızdaki benzer tatlar ve Semerkand’dan İstanbul’a uzanan Ali Kuşçu gibi ortak değerlerimiz, bu köklü akrabalığı bize yeniden hatırlatıyor.

Bu yüzden bu yolculuk benim için yalnızca bir gezi değildi. Sanki bin yıl önce yolları ayrılan iki kardeşin, ortak hafızada yeniden kucaklaşmasıydı. Çok sevdiğim bir duygudur: Bulunduğum ortamda kendimi yabancı hissetmemek… Kendimi ait hissettiğim o toprakların kokusunu içime çektim; turkuazını gökyüzüme, yeşilini Karadeniz’imin yeşilini kattım. Gülümseyen çekik gözlerde, Kırım Tatarı olan büyük babaannesinden izler taşıyan torunlarımı Gökçen’i Umay’ı gördüm. Uzak sandığım bir coğrafyanın aslında içimde, ailemde ve hafızamda çoktan yer ettiğini hissettim. Kısacası, ben ata topraklarımı çok sevdim.

Özbekistan’dan dönerken yanımda yalnızca fotoğraflar, notlar, şehir adları kalmadı. Bir de kendi içimde çoktan unutulmuş sandığım bir yol yeniden aydınlandı. Ve ben şimdi biliyorum ki bazı yolculuklar uzaklara gitmek için değil; insanın kendi çocukluğuna, kendi köklerine, kendi iç sesine yeniden varması içindir. Dipnot: Öğrenmeye âşığım. Galiba son nefesime kadar bir hikâyenin, bir izin, bir rengin, bir taşın, bir yolun peşinden gideceğim. İpek Yolu yalnızca bize ait bir yol değildi; ama bizim de içinden geçtiğimiz, iz bıraktığımız, izini taşıdığımız büyük bir medeniyet yoluydu. Kervanlar çoktan geçti belki. Ama bazı yollar vardır; ayak sesleri taşlarda kalır. Şimdi o seslerin peşindeyim. Haftaya gezi izlenimlerime devam edeceğim

{ "vars": { "account": "UA-28164355-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } } { "vars": { "account": "G-DQTZ4JSXP4" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }