Dünyada gelişmiş ülkeler birinci, ikinci ve ücüncü sanayi devrimini tamamlayarak endüstri dört sıfır üzerinde yoğun çalışmalar yapıp, gelişen toplumsal hızı yakalamak için yapay zekayı devreye sokarak daha fazla sanayi sektöründe açılım ve ilerleme yapmak için ciddi uğraş vermektedirler.
Bu ülkeler aynı zamanda sanayi zengini olmakla kalmayıp, dünyadan en büyük payı almanın mücadelesini verirken, stratejik bir sektör olan tarımı terk etmeyerek istenilen hedefleri yakalayarak sanayi ve tarımı paralel iki sektör olarak birbirini tamamlayan bütünleşik bir yapı oluşturmuşlardır.
Yani tarımı sanayisiz ve sanayiyi de tarımsız bırakarak iki yetim sektör oluşmasına izin vermemişlerdir.
Gelişmiş ülkeler bu açılımları yaparken sanayi devrimi ile elde ettikleri teknolojiyi kullanıp, gerek tarımda gerekse diğer sektörlerede sermaye transferini devam ettirerek sektörel bazda çağdaş gelişmeleri bir bütünlük içinde sürdürmektedirler.
Yani ne teknoloji ve nede tarımın tek başına gelişme gücünü devam ettiremeyeceği için bütünleşik bir güçle tarım artı sanayi endeksli kalkınmanın olabileceğini ve bir takım risklerin bu yolla fırsata dönüşeceğini somut olarak ortaya koymuşlardır.
Bu zeminde sağlam ve sağlıklı projeksiyonlar oluşturarak geri kalmış ülkeleri hem tarımsal ve hemde teknoloji ürünleri açısından bağımlı hale getirmişler ve bu yönde de aynı stratejiyi takip etmektedirler. Zira sanayi yönünden gelişmiş hiç bir ülke tarımını ihmal etmemiştir.
Aynı şekilde tarıma dayalı sanayilerini de ayakta tutmak için, işlenmiş tarım ürünleriyle ham tarım ürünlerini dünyaya satarak ülkelerine tarım sektörü aracılığıyla giren dövizi artırdıkça yaşam kaliteleri de aynı paralelde yükselmektedir.
Onun için dünyada hiç bir ülke tarımı ihmal ederek sanayisini geliştirememiş ve aynı zamanda tarımsız sanayiden elde edilen karla ne ülkeleri kalkınmış ve nede insanlarını besleyerek bütçeleri artı değer oluşturamamıştır.
Bunun dünyada en çarpıcı örneği Atatürk zamanında görülmüş olup, tarım ürünü satılarak birçok fabrika kurulmuş bunların başında da tarımsal sanayi sektörü ön plana çıkmıştır ve zaman içinde gelişen tarım sektörü ile sanayi sektörü bütünleşerek toplumun üretim kültürü tarlada çoğalarak yeni yeni açılımlara girilip, 48 adet fabrika kurulmuştur.
Bu fabrikalarda ciddi istihdam yaratıldığı gibi önemli ölçüde de döviz girdisi elde edilmiş ve 1923 yılında 1 TL ile 1.68 dolar alınabilir duruma gelinmiştir.
Günümüzde ise bir dolar almak için 43 TL. para verecek duruma nasıl geldiğimiz de açık seçik ortadadır.
Bu yüzdendir ki eski avrupa ekonomik topluluğu sadece sanayi ile toplumun tüm sorunlarını çözmeye çalışırken ciddi kriz yaşamış ve yeniden tarımsal üretime ağırlık vererek krizden çıkmıştır. Ayrıca sanayi ihmal edilerek tüm kültür tarım üzerinde yoğunlaşsa yine tek başına gelişme kaydetilemez ve bu anlamda tek sektörle gelişen dünyada bir devlet örneği de mevcut değildir.
Durum geçmişten günümüze bu derece güncelliğini korurken ülkemizde; başta devlet planlama teşkilatının kapatılması olmak üzere, şeker fabrikaları, tekel ve tekel fabrikaları, yem fabrikaları ,ay çiçeği sıvı yağ üretim fabrikaları, süt fabrikaları, et balık kurumu fabrikaları ,sebze fidesi ve fidanı üreten seralar, devlet üretme çiftlikleri, haralar, tohumluk patates üretim istasyonları, ziraat okulları, zirai mücadele ve karantina müdürlükleri, toprak su ve toprak iskan, gübre fabrikaları, yerli tohum üretimi ve çiftçilere verilen desteğin minimum seviyede olması ayrıca, çiftçilerin bankalara borçlanması gibi tüm sorunlar ve daha bir çoğu gibi tarımın alt yapısı çökmüş ve neticede de sanayı sektörüde bundan çok olumsuz olarak etkilenmiş, sonuçta da dış ülkelerden ürün alma bağımlılığımız artmıştır.
Daha kötüsü göç olgusundan dolayı gecekondulaşma artarak sınıfsal tezatlar yükselmiş, çocuk suçluların çoğalması ve yarı köylü ile yarı şehirli hayatın dengesizleşmesi ile toplumsal yarılmanın ayrışarak hızlanması yaşam koşullarını ağırlaştırmış ve sosyal şartlarla kültürel kazanımlar yer değiştirerek toplumsal bütünlükte bozulmuştur.
Asıl sorun tarımsal üretimde yaşanmakta üretim ve kalite, üretim deseni ve toprakların işlenmeyerek boş kalması, yıllarca oluşturulan üretim kültürünün yok olması sonucu dışa bağımlılık giderek artan bir ivme kazanmıştır.
Buradaki temel sorun, tarımsal sanayi ve kuruluşların yokedilmesi sonucu çiftçinin tarımsal sanayi sektörü için ürettiği ürünün elinde yani bahçede kalarak,derin bir zarar oluşmasındandır.
Yani altyapısı (girdiler, kredi faizleri, desteklerin yetersizliği, maliyet analizi yapılmaması, gıda sektörünün denetimsizliği, çiftçinin örgütsüz olması, özelleştirme aldatmacasıyla tarımsal sanayinin satılması, birçok birliğin ve kooperatifin maddi olanaksızlıklardan dolayı kapanması, ülkemizde bazı ürünlerde yeterli üretim olduğu halde kotaların yükseltilip gümrük vergilerinin düşürülerek yurtdışından ürün ithal edilmesi vs.) çökertilen tarımın ayakta kalması olanaksızdır.
Çiftçinin harcadığı emek sonucu ürettiği ürünün geliri çiftçinin cebine değil, tamamen azınlık bir zümrenin çıkarına yönelik kullanıldığından sanayi ve tarım bütünleşik olmaktan çıkmıştır.
Tarımın ve tarımsal sanayinin ayağa kaldırılması için yeniden tam anlamıyla radikal bir reorganizasyona gereksinim vardır. Bu yapılmadığı taktirde sorun daha derinleşecek ve verimli anadolu toprakları, suları, iklim şartları tarımsal üretim amaçlı kullanılmadığı sürece tüketicileri ve üretici çiftçiler çok çile çekecektir.
Başta insanımız olmak üzere bu topraklarda yaşayan hiç kimse dışa bağımlılığı hak etmemektedir.
O halde hiç zaman kaybetmeden gereken yapılsın ki ülkemiz tarımsal bağımlılıktan bir an önce kurtulsun ve tarımla, tarımsal sanayimiz bütünleşsin ve hiç kimse gıdaya ulaşımda sorun yaşamasın.