Bu hafta size Leonardo da Vinci’yi, onun fırçasındaki kayıp anneyi anlatmak istiyorum. Leonardo da Vinci’yi yalnızca “dâhi” kelimesiyle anlatmak bana hep eksik gelir. Çünkü onun resimlerine biraz dikkatle bakınca, yalnızca büyük bir zekâyı değil; çocukluğunda bir boşluğu erken tanımış, hayatı boyunca o eksik parçayı imgelerin içinde aramış bir insanı da görürüz.
1. yüzyıl Floransa’sı… Orta Çağ’ın bin yıllık uykusu bozulmuş, insan yeniden merkeze dönmektedir. Michelangelo mermere nefes verir, Brunelleschi gökyüzüne kubbe oturtur, Medici ailesi sanatçıları destekler. Bu yalnızca bir devrim değil, büyük bir uyanıştır. Ve bu uyanışın tam ortasında, noter bir babayla köylü bir kadının evlilik dışı çocuğu defterine sağdan sola yazmaktadır. Adı Leonardo’dur. Dönemin kuralları onu bazı kapıların dışında bırakmış, o ise bu dışarıda kalmışlığı kendi özgür gözlem alanına çevirmiştir.
1452’de Vinci kasabasında dünyaya gelen Leonardo, evlilik dışı bir çocuktu. Soylu bir noter olan Ser Piero da Vinci ile köylü bir kadın olan Caterina’nın oğlu olarak doğmak, 15. yüzyıl Floransa’sında onun babasının mesleğini sürdürmesinin ve üniversite eğitimi almasının önünde önemli bir engeldi.
O dönemde bugünkü gibi sabit bir soyadı sistemi yoktu. İnsanlar çoğu zaman babalarının adıyla ya da geldikleri yerle anılırdı. Leonardo da “Leonardo di ser Piero da Vinci” yani “Vinci’li Ser Piero’nun oğlu Leonardo” olarak bilindi. Ancak zaman içinde onu tarihe taşıyan ad, geldiği yer oldu: Vinci’li Leonardo, yani Leonardo da Vinci.
“Da Vinci” modern anlamda bir soyadı değil, onun menşeini belirten bir adlandırmaydı. Tarih onu böyle tanıdı.
Ancak sistemin dışına itilmek, onun en büyük avantajına dönüştü. Akademik dogmalara bağlı kalmadan doğayı doğrudan gözlemledi; anatomi, botanik ve mekaniği kendi kendine öğrendi. Evlilik dışı doğmuş olmak, onu kalıpların dışına atan ilk itici güçlerden biri oldu.
Leonardo henüz küçük yaşlardayken annesi Caterina yerel bir zanaatkârla evlendirildi. Babası Ser Piero ise kendi sosyal sınıfından Albiera Amadori ile evlenerek yeni bir aile kurdu. Leonardo babasının evinde büyütüldü; fakat “evlilik dışı” statüsü nedeniyle oraya hiçbir zaman tam anlamıyla ait hissedemedi. Annesinden erken yaşta koparılmak, onda hayat boyu sürecek bir “kayıp anne” arayışını başlatmış gibidir. Belki de bu yüzden resimlerindeki yüzlerde, özellikle kadın ve anne imgelerinde hep içe dönük bir hüzün vardır. Gözler çoğu zaman tam olarak bize bakmaz; sanki zamanın içinden, çok eski bir hatıraya doğru bakar.
Leonardo’nun sanatında hiçbir duygu bağırmaz. Her şey usulca akar. Yüzler birbirine karışır, çizgiler sertleşmeden erir, bakışlar bir sır gibi tuvalin içinde kalır. Onun meşhur “sfumato” tekniği yalnızca biçimsel bir ustalık değildir bence; aynı zamanda ruh hâlinin de karşılığıdır. Net olmayan, buğulu, yakalanamayan duyguların resim dilidir. Bir dahinin sanatını anlamak için bazen tuvalin arkasındaki çocukluğa bakmak gerekir.
“Leonardo’nun resimlerindeki o eşsiz şefkat, belki de evlilik dışı doğmuş, annesinden erken yaşta koparılmış bir çocuğun; dünyayı kucaklama ve kayıp sevgiyi tuvallerinde yeniden inşa etme çabasıydı.”
9 Temmuz 1504’te babası Ser Piero da Vinci Floransa’da öldü. Leonardo defterine sanki bir yabancının biyografisini yazar gibi mesafeli bir not düşmüştü:
“9 Temmuz 1504, Çarşamba günü saat yedide, babam Ser Piero da Vinci hayatını kaybetti. 80 yaşındaydı. On oğlu ve iki kızı vardı.”
Notta “babam” kelimesi geçse de cümlelerin soğukluğu dikkat çekicidir. Ne derin bir yas ifadesi vardır ne de içten bir ağıt… Daha çok resmi bir kayıt gibi durur.
İşte babasının bu dünyadaki mesafeli duruşuna inat, Leonardo hiç doyamadığı köylü annesi Caterina’yı resimlerinde kutsal, dokunulmaz ve sığınılacak bir liman gibi aramış olabilir.
Leonardo’nun notlarında, 1480’lerin sonlarına doğru annesi Caterina’nın onun yanına geldiğine ve ölümünden sonra cenaze masraflarını üstlendiğine dair kayıtlar vardır. Hayat onları yıllar sonra yeniden bir araya getirmiş, Leonardo da annesine son yolculuğunda vefa göstermiştir.
Leonardo’nun Çizgilerinde Düşüncenin Yürüyüşü
Leonardo’nun çizgilerinde yalnızca bir yüz değil, düşüncenin kâğıt üzerindeki yürüyüşü vardır.
Rönesans döneminde kullanılan gümüş uç / metal uç kalem, hazırlanmış özel yüzeyde ince, silinmesi zor ve son derece zarif izler bırakırdı. Bu yüzden her çizgi dikkat, sabır ve kesinlik isterdi.
Bir bakış, bir el, bir çizgi…
Sanat bazen en sessiz yerinden konuşur.
Gümüş uç kalemin en önemli özelliği, izinin kolay silinememesidir. Zaman geçtikçe gümüş oksitlenir; çizgi soğuk gri parlaklığından çıkarak sıcak kahve tonlarına döner.
Belki de bu yüzden Leonardo’nun çizgileri yalnızca bir anın değil, zamanın da izini taşır.
Gökyüzüne Sevdalı Bir Bilim İnsanı
Fakat bu yalnızlık onu yalnızca hüzünlü bir ressam yapmadı; babasının dünyasından ve resmi eğitimden dışlanmak, onu doğanın kucağına itti ve dünyanın en büyük çok yönlü bilim insanlarından birini doğurdu. O, ruhundaki boşlukları resmederken, zihnindeki sınırları da havacılık hayalleriyle yıktı.
Bu bir efsane değil; bugün kütüphanelerde korunan orijinal el yazmaları ve meşhur “Kuşların Uçuşu Üzerine Kodeks” bunun en somut belgeleridir. Fikirleri kolayca okunmasın diye defterlerini çoğu zaman sağdan sola, aynada okunacak biçimde yazdı. Kuşların kanat anatomisini inceledi; havanın davranışı, kaldırma kuvveti ve insanın uçma ihtimali üzerine düşündü. Bugünkü helikopter fikrini hatırlatan “hava vidası”, paraşüt ve ornithopter adı verilen uçan makine tasarımları, onun gökyüzüne duyduğu büyük merakın ürünleridir.
Daha “aerodinamik” kelimesi dahi icat edilmemişken, Leonardo havanın hareketini, kuşların uçuşunu ve insan bedeninin sınırlarını gözlemleyerek havacılık düşüncesinin en erken öncülerinden biri oldu. Çünkü onun için uçmak, belki de yeryüzünün dışlayıcı kurallarından kaçıp özgürleşmenin bir yoluydu.
“Leonardo defterlerini sağdan sola, aynada okunacak şekilde yazardı. Hem solak olduğu için bu ona daha rahat geliyordu hem de notlarını meraklı gözlerden koruyordu.”
Anne Temasının Zirvesi: Azize Anne, Meryem ve Çocuk İsa
Onun 1510’larda çalıştığı “Azize Anne, Meryem ve Çocuk İsa” tablosu, kayıp anne temasının en açık ifadelerinden biridir. Tabloda Meryem, annesi Azize Anne’nin kucağında oturur ve çocuk İsa ile ilgilenir. Yani dini açıdan resmedilenler Meryem, annesi Azize Anne ve çocuk İsa’dır.
Kompozisyonun bu üçlü yapısı, sanat tarihçilerinin uzun süredir tartıştığı bir konudur.
1910’da Sigmund Freud, “Leonardo da Vinci: Bir Çocukluk Anısının Psikanalizi” adlı çalışmasında bu tabloyu Leonardo’nun çocukluğuyla ilişkilendirdi. Freud’un yorumuna göre tablodaki iki kadın figürü, Leonardo’nun bilinçaltında biyolojik annesi Caterina ile üvey annesi Albiera’yı temsil ediyor olabilirdi. Bu, akademik dünyada hâlâ tartışılan bir tezdir.
Leonardo 60 yaşındayken defterine çocukluğundan bir anı yazmıştı:
“Daha beşikteyken bir akbaba yanıma geldi. Kuyruğuyla ağzımı açtı ve kuyruğunu defalarca dudağımın içinde gezdirdi.”
Kulağa tuhaf geliyor. Freud 1910’da bu anıyı psikanalize aldı ve Leonardo’nun “anne” özlemiyle ilişkilendirdi.Çoğu tarihçi, Leonardo'nun orijinal notlarında İtalyanca 'nibbio' (çaylak kuşu) ifadesini kullandığını, ancak Freud'un okuduğu Almanca çeviride yapılan bir hata sonucu kelimenin 'akbaba' olarak aktarıldığını belirtir.
Ne olursa olsun, gökyüzüne tutkuyla bağlı bir adamın ilk hatırasının kanatlı bir varlıkla başlaması manidardır. Belki de uçma arzusu, ruhunun en eski yerlerinden birinden geliyordu.
Louvre’da Karşılaşma: Mona Lisa ve 16 Yıllık Takıntı
Onun hayatındaki en büyük takıntılardan biri ise şüphesiz Mona Lisa’ydı. Leonardo’nun 1503 civarında başladığı ve 1519’a kadar üzerinde çalıştığı bu eser, Floransalı ipek tüccarı Francesco del Giocondo’nun eşi Lisa Gherardini’nin portresi olarak bilinir. Kavak panel üzerine yağlıboya çalışılan 77 x 53 cm boyutlarındaki bu tabloda sfumato tekniği zirveye ulaşır. Keskin konturlar yoktur; renkler ve tonlar duman gibi birbirine erir. Bu sayede yüz ifadesi ne tam mutlu ne de tam hüzünlüdür. Bazı araştırmacılar, Mona Lisa’nın yüz hatlarında Leonardo’nun kendi portresine ait izler bulunduğunu da öne sürer.
Leonardo resmi 1516’da Fransa’ya götürdü ve 1519’da ölene kadar yanında tuttu. Resim, bilindiği kadarıyla hiçbir zaman sipariş sahibine teslim edilmedi.
Peki bir insan neden küçük bir ahşap panel üzerindeki portre için yıllarını verir? İşte burada “anne” ve “Caterina” teorisi devreye giriyor.
Bazı sanat tarihçileri ve sanat psikolojisi alanında çalışan araştırmacılar, Mona Lisa’nın yalnızca Floransalı bir tüccarın eşi olan Lisa Gherardini olmadığını; Leonardo’nun bu yüzeyde yıllar boyunca kendi bilinçaltındaki kayıp anne imgesini de aradığını söyler.
Mona Lisa’nın o ne tam gülen ne de tam hüzünlü olan, nereye gitsen seni takip ediyormuş gibi duran gizemli bakışı; Leonardo’nun çocukken geride bırakmak zorunda kaldığı o uzak anne silüetini hatırlatır. Belki de bu yüzden Leonardo o resmi bitiremedi, yanından ayıramadı.
Bu, sanat psikolojisi ve görsel kültür alanında güçlü bir yorum alanıdır. Diğer taraftan Martin Kemp gibi tarihçiler, tablonun Lisa Gherardini siparişiyle başladığını; ancak Leonardo’nun yıllar içinde onu kendi içsel arayışının laboratuvarına dönüştürdüğünü söyler.
Kısacası: Bir resmin “kimin resmi” olduğu düz bir bilgidir. Ama “neden yıllarca sanatçının yanında kaldığı ve ruhunda nereye dokunduğu” sorusu, sanat tarihinin en saygın tartışma alanlarından biridir.
Bu satırları yazarken aklıma Louvre’da Mona Lisa’nın önünde çekilmiş bir fotoğraf geldi. Camın önünde durup yıllara yayılan bir takıntıya, bir gülümsemenin sırrına bakmak; Leonardo’nun bu resmi neden yanından ayıramadığını daha iyi anlamamı sağladı.
Fakat o salonda yürürken büyüleyici bir çelişkiyle karşılaşıyorsunuz. Ziyaretçilerin neredeyse hepsi Mona Lisa’ya odaklanmışken, tam arkamızda Louvre Müzesi’nin en büyük tablolarından biri duruyor. Yoğun ilgiden dolayı çoğu ziyaretçinin arkasını döndüğü, bu yüzden sanat tarihinde “dünyanın en çok sırt çevrilen tablolarından biri” olarak da anılan o eser: Paolo Veronese’nin “Kana Düğünü”.
1562-1563 yıllarında yapılmış, yaklaşık 6,77 x 9,94 metre boyutundaki bu devasa tuval, Mona Lisa’nın tam karşısında yer alır. Konusu İncil’de geçen, Hz. İsa’nın suyu şaraba çevirdiği ilk mucizesidir. Ancak sanatçı bu kutsal olayı, kendi dönemi olan 16. yüzyıl Venedik aristokrasisinin görkemli bir şöleni gibi resmetmiştir. İçinde yaklaşık 130 figürün bulunduğu bu kalabalık kompozisyonda, Doğu’ya ait giysiler ve saray ihtişamını hatırlatan figürler de yer alır.
Bir yanda tüm dünyanın peşinden koştuğu o buğulu, yalnız çocukluk gülümsemesi; tam karşısında ise tarihin, sarayların ve kalabalıkların bütün ihtişamı…
Resim Akıl İşidir
Leonardo manastıra koşar, bir figüre iki fırça vurur ve derhal uzaklaşırdı. Çünkü onun için resim yapmak yalnızca boyayı sürmek değil; önce kafada kurmaktı. Işık-gölgeyi, anatomiyi, hareketi zihninde çözdüğü anda, işi büyük ölçüde bitmiş sayardı.
Boyamak, o zihinsel çözümü yüzeye aktarmaktı. Belki de bu yüzden işin en mekanik kısmı onu zaman zaman sıkıyor, asıl heyecanı düşüncede buluyordu.
Bunu şöyle özetledi:
“La pittura è cosa mentale.”
“Resim bir akıl işidir.”
Ona göre ressam yalnızca eliyle değil, zihniyle de çalışır. Perspektif, anatomi, optik ve felsefe bilmeden fırça tutulmaz. Bu söz, 15. yüzyılda ressamlar çoğu zaman “zanaatkâr” sayılırken, resmi düşünsel bir sanat seviyesine yükseltti.
Mona Lisa’yı yıllarca yanında taşımasının sebebi de buydu belki: Zihnindeki mükemmeli görene kadar hiçbir eseri gerçekten bitmiş saymıyordu.
Son Söz: Göğe Uzanan İşaret
Bu yazıyı hazırlarken oğlumun aldığı Leonardo kitabı ve torunumun o kitap karşısındaki düşünceli bakışı da zihnimde ayrı bir yere oturdu. Kitabın kapağındaki o el, Leonardo da Vinci’nin “Vaftizci Yahya” tablosundaki yukarıyı işaret eden elin ayrıntısını hatırlatıyor.
Louvre koleksiyonunda bulunan bu eser, Leonardo’nun son dönem yapıtlarından biridir. 1508-1519 yılları arasına tarihlenir; ceviz panel üzerine yağlıboya olarak yapılmıştır. Eserde Vaftizci Yahya, karanlığın içinden belirir ve parmağıyla yukarıyı, yani ilahi olanı işaret eder.
Leonardo’nun resimlerinde bu işaret yalnızca dinî bir yönelme değildir; aynı zamanda insanın görünen dünyanın ötesine bakma arzusudur. O el, sanki bize şunu söyler: Hakikat yalnızca gözün gördüğünde değil, ruhun sezdiğinde saklıdır.
Torunum Gökçen’in o kitabın karşısındaki bakışıyla, Leonardo’nun göğe uzanan eli arasında bana göre çok güzel bir bağ var. Bir yanda çocuk merakı, diğer yanda yüzyılları aşan bir sanatçının işareti… Sanat belki de tam burada, kuşaklar arasında sessizce dolaşan bir mirasa dönüşür.
Beş yüz yılı aşkın süredir bu evrende asılı duran Leonardo dehası bize şunu fısıldar: Bir dehanın fırçası ve kalemi, çoğu zaman en çok kanayan yarasını sarmak için hareket eder. O, babasının mesafesine ve hayatın erken yaşta açtığı boşluğa inat; hem gökyüzünü düşleyen makineler tasarladı hem de hiç sönmeyen anne hasretini sanatın ölümsüzlüğüyle taçlandırdı.
Rönesans’ın özü buydu aslında: Kaybı yaratıya çevirmek. Tanrı’nın gölgesinden çıkıp insana bakmak. Leonardo annesini kaybetti; ama kaybettiği o yüzü Mona Lisa’nın gülümsemesine, Azize Anne’nin şefkatine, Vaftizci Yahya’nın karanlığa uzanan parmağına gömdü.
Rönesans ona bir soyadı vermedi belki; ama o, Rönesans’a ölümsüzlüğün adını verdi. Belki de en büyük eseri tablolarından önce, yıllar boyunca bırakamadığı o yarım gülümsemeydi.
Bugün Louvre’daki o kalabalığın arasından sıyrılıp Mona Lisa’ya baktığımızda, yalnızca boya katmanlarını değil; o boyaların ardına gizlenmiş beş yüz yıllık hüzünlü, derin ve muazzam bir insan hikâyesini de görebilmek gerekir.
Çünkü sanatın bize sunduğu en büyük hazine belki de tam budur: Görünenin ardındaki görünmeyeni sezebilmek.
Dipnot: Bu yazının satır aralarında dolaşan resim okumaları ve sanatın görünmeyeni anlatan dili; Trabzon Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nde Sanat Tarihi dersimize giren, bizlere bakmak ile görmek arasındaki farkı hissettiren kıymetli hocam Doç. Dr. İlkay Canan Okkalı’nın anlatılarından ilham almıştır. Kendisine gönülden teşekkür ederim.