Ama sahadaki 90 dakikadan önce, saha dışı çoktan kaynadı. Başkan Ertuğrul Doğan çıktı ve açık açık konuştu. Eski kaptan Uğurcan Çakır konusunda kimsenin cesaret edemediği netliği ortaya koydu: “Bu ayrılık kulübün değil, oyuncunun tercihi.”

Bu cümle aslında tartışmanın fişini çekti. Çünkü o ana kadar bir “yumuşatma operasyonu” vardı. Camianın önde gelenleri, “tepki olmasın” dedi. Karşı cepheden, yani Galatasaray tarafı bile bu koroya dahil oldu. Şehir dışından fikir verenler, sosyal medya akıl hocaları, herkes konuştu… Ama sahaya çıkıp yük alan? Başkan ve taraftar.

Şimdi sorulması gereken soru şu: Uğurcan alkışlanmak zorunda mı? Milli takımda oynadı diye mi?
Kulübe para kazandırdı diye mi?

Peki o zaman aynı hassasiyet başka örneklerde neden yok?
Kerem Aktürkoğlu için aynı romantizm yapıldı mı?
Ya da Volkan Demirel milli takım sürecinde nasıl uğurlandı, kimler alkışladı?

Futbol hafızası seçici çalışmaz. İşine geldiği gibi yazıp bozamazsın.

Gerçek şu: Hiçbir oyuncu, hiçbir isim, hiçbir “kaptan” kulüpten büyük değildir.

“Gitmese ne olurdu?” sorusu da boş bir romantizm. Trabzonspor bir oyuncuyla var olmadı, bir oyuncuyla yok olmaz.

Bugün Uğurcan gider, yarın bir başkası çıkar. Bugün o yok diye boşluk oluşur, yarın Oulai Batagov doldurur. Çünkü mesele isim değil, sistem. Duygu değil, aidiyet…

Ve en kritik nokta: Tepki, bu oyunun doğasında var.

Taraftar dediğin, sevdiğine de kızar, sahiplendiğine de hesap sorar. Hele ki “kaptan” dediği bir isim, gemiyi ilk terk edenlerden biri olursa… O tepkiyi “ayıp” diye etiketlemek, futbolun ruhunu hiç anlamamaktır.

Keşke herkes bu süreçte tek bir yerde dursaydı:
Kulübün yanında. Ama olmadı.
Herkes kendi penceresinden konuştu.
Kimisi duygusal, kimisi politik, kimisi tamamen hesap kitap…

Şimdi sahne sırası sahada. Eğer Trabzonspor kazanırsa?
Dün konuşanların çoğu “yanlış anlaşıldık” diyecek.
Klasik. Ama gerçek değişmez:
Bu mücadeleyi veren iki taraf vardı —
Başkan ve taraftar.
Gerisi gürültü.
Ve bazen… En net mesaj, en çok bağıranlardan değil, en dik duranlardan gelir.