Hayatımızın anlamı, ona kattığımız değer kadardır.

Eskiden günlük yaşamımız, fark edemediğimiz kadar doğallıklar içerisindeydi.

Denizden evlerimize kadar gelen iyot kokusunun artık neden gelmediğini sorgulamadık bile.

Sahillerimizden, kıyılarımızdan, simsiyah kumsallarımızdan uzaklaştırdılar bizi.

Çeşit çeşit balıklara, midyelere, mis gibi kokan yosunlara, deniz analarına, karabataklara; denizle iç içe yaşayan şehrimizde, denizin bize getirdiği bu güzelliklere zamanla özlem duyacağımızı kim nereden bilebilirdi ki?

Tek katlı, taşlığında üzüm asması bulunan, incir ve nar ağaçlı bahçeli evlerimizin yerine dikilen koca koca binaların tepelerinde yaşamayı ayrıcalık sandık.

Avlulu, taşlıklı, bahçeli evlerimizde; yün yorganlarımızın altında, yer yataklarında, kocaman yastıklarımıza başımızı koyup yaz kış mışıl mışıl uyurken, şimdilerde ise evlerimizdeki “akıllı” diye tabir edilen hazır yataklarda bırakın mışıl mışıl uyumayı, içtiğimiz uyku ilaçlarıyla bile uyuyamaz olduk.

Annelerimizden bizlere miras kalan, olağanüstü güzellikteki estetik aslan bacaklı gardıropları ve sehpaları acımasızca kaldırıp attık.

Yerlerine suntadan yapılmış mobilyaları tercih etmeyi modernlik zannettik. Yaz kış nefes alan, eski resimlerde bile görselliği göz kamaştıran Arnavut kaldırımlarımızı, yollarımızı söküp attık. Onların yerine bizlere nefes aldırmayan asfaltları ve betonları tercih ettik.

Şehre hava sirkülasyonuyla birlikte oksijen sağlayan derelerimizi ve vadilerimizi acımasızca yok edip üzerlerine çok katlı siteler kurmayı marifet sandık.

Oysa ki yavaş yavaş şehrimizi yok ettiğimizin farkında bile değildik. Trabzon’un bereketli topraklarında sebze ve meyvenin en güzellerinin yetiştirildiği (Holamana) Beşirli ve Akyazı’yı, modernleşme gerekçesiyle müteahhitlere gözümüzü kırpmadan kat karşılığı vermeyi zenginlik zannettik.

Akşama kadar tarlada domates, bostan, fasulye, mısır ekip üretmek, faydalı olmak, ev ekonomisine katkı sağlamak yerine; kahvehanelerde boş boş oturup oyun oynamayı veya geyik muhabbeti yapmayı tercih ettik.

Oysa ki tarladan, tarımdan uzaklaştıkça her şeyin hazırına konarak zengin olduğumuzu zannettik ama aslında fakirleşmişiz, farkında bile olamadık.

Tavuklarımızı yok ettik, içleri güneşin rengine benzeyen köy yumurtalarına hasret kaldık.

Köylerimizde inek bakıp sabah gün doğarken ahıra inip süt sağmak, o sütten kaymak ve tereyağı yapıp taze taze yemek bize çok yorucu geliyordu nedense.

Şimdilerde ise günlük taze köy sütünü, köy yumurtasını ve mis gibi süt kaymağını ve tereyağını market market dolaşıp, ne kadar çok paramız olsa da zor bulur hâle geldik. Bahçelerimizin aşinaları olan, yöremize ve iklimimize uygun karayemiş, mandalina, kiraz, elma ve vişne ağaçlarımızı söküp; yerlerine avokado, kivi, pepino ve Amerikan morası dikmeyi marifet sandık.

Çağa ayak uyduralım, modernleşelim, rahat ve zahmetsiz yaşayalım derken;
parayla pulla ölçülemez nimetleri kaybettiğimizi iş işten geçtikten sonra anladık. Çok yazık!

Büyüklerimiz derdi de dinlemezdik. Yaşadığımız o güzel günlerin ve o nimetlerin kıymetini yeterince bilemedik.

Şimdilerde ise bir an için nefes almak, yeşillik görmek, denizi görmek, iyot kokusunu derin derin içimize çekmek, martıları görmek için evimizden çıkıp saatlerce yürümek zorunda kalıyoruz, değil mi? Hepimiz zahmetsiz ve uğraşsız bir yaşam istedik ya… Öyle de oldu işte.

Son pişmanlık fayda etmiyor.

Bu şehrin güzelliklerini korumak, kollamak yerine yok etmeyi marifet zannettik.

Köylerdeki bahçelerimizin doğal yabani otlarını, ısırganlarını söküp; fındık diplerinde ve duvar kenarlarında yetişen dünyanın en güzel meyvesi amoftaları yok ettik.

Onların yerine marifetmiş gibi suni çimler ektik. Isırgan otu deyip geçmeyin; elimizi yakıyor diye beğenmeyip koparıp attığımız ısırgan otunun ne kadar faydalı bir bitki olduğunu şimdilerde daha iyi anlıyoruz.

Baharlar bile eski baharlar değil artık. Baharın geldiğini müjdeleyen bahar dalları bahçelerde yok denilecek kadar azaldı. Menekşeleri, laleleri, sümbülleri artık çiçekçilerde görüyoruz.

Güneş bile yüksek binalardan muzdarip; eskisi gibi üzerimize doğmuyor artık.

Yağan yağmurlardan sonra toprağın kokusunu, yaylalardaki kemre kokusunu bile çok özlemişiz, değil mi?

“Köstebeğin kabarttığı yere ağaç ek.
Yılanın güneşlendiği yere ev yap.
Kuyuyu, kuşların sıcakta yuva kurduğu yere kaz.
Tavukların yattığı vakitte yat, uyandıkları vakitte uyan…
Altın tohuma sahip olacaksın.”

Daha çok yeşillik ye; hayvanlarda olduğu gibi güçlü ayakların ve yüreğin olacak, demiş atalarımız.

Bir Kızılderili atasözü de der ki:
“Yalnızca son ağaç kesildikten, son ırmak zehirlendikten, son balık yakalandıktan sonra paranın yenmeyeceğini, geç de olsa öğreneceğiz.”

Yabani ot kokuları getiriyor bir rüzgâr,
kıpırdatıyor suları belki sonbahar.

Vurgun yapamayacak, yol vermeyecek sular
ve neşeli bir ıslık tutturmuş şimdi ova.

Doğal güzelliklerimizi ve bizi biz yapan değerlerimizi bilinçsizce yok ettik. Sormadık, dinlemedik, ortak akılla yapmadık. Yaptıkça pişman olduk. Son pişmanlığın fayda etmediğini iş işten geçtikten sonra anladık.

Bu yaşantıya maalesef bir türlü alışamadık…

Whatsapp Image 2026 04 12 At 11.12.37Whatsapp Image 2026 04 12 At 11.12.36 (4)Whatsapp Image 2026 04 12 At 11.12.36Whatsapp Image 2026 04 12 At 11.12.37 (1)Whatsapp Image 2026 04 12 At 11.12.36 (2)Whatsapp Image 2026 04 12 At 11.12.36 (3)Whatsapp Image 2026 04 12 At 11.12.35Whatsapp Image 2026 04 12 At 11.12.36 (1)Whatsapp Image 2026 04 12 At 11.12.35 (1)Whatsapp Image 2026 04 12 At 11.12.35 (2)Whatsapp Image 2026 04 12 At 11.12.34 (4)Whatsapp Image 2026 04 12 At 11.12.34Whatsapp Image 2026 04 12 At 11.12.34 (3)Whatsapp Image 2026 04 12 At 11.12.34 (1)Whatsapp Image 2026 04 12 At 11.12.34 (2)Whatsapp Image 2026 04 12 At 11.12.33