Bu çağda güç, yüksek sesle konuşmayı marifet sanıyor.
Sesi çıkanın haklı, konuşanın güçlü, susanın ise zayıf kabul edildiği bir düzenin içindeyiz. Oysa her suskunluk korkudan doğmaz; bazı suskunluklar yorgunluktan, bazıları incinmişlikten, bazıları da kalbi koruma çabasındandır.
İnsan her zaman konuşarak doğruyu savunamaz.
Bazen susmak, daha fazla kırmamak içindir.
Bazen de karşısındakinin anlamaya niyeti olmadığını fark ettiği içindir. Dinimizde sözün bir edebi vardır; her doğru, her yerde ve her şekilde söylenmez.
Güç her zaman adaletle yürümüyor.
Bazen para, bazen makam, bazen kalabalıklar insana cesaret veriyor ama merhameti geri plana itiyor. Gücü olan konuşuyor, imkânı olmayanın ne hissettiğine bakmıyor. Ölçü kaybolunca söz ağırlaşıyor, hâl incitmeye başlıyor.
Bugün özellikle üzerinde durmamız gereken bir hâl var:
İnsanlar varlıklarını, imkânlarını, rahatlıklarını göstere göstere anlatıyor.
Bunu yaparken çoğu zaman “niyetim yoktu” diyorlar.
Oysa niyet olmaması, sonucu ortadan kaldırmıyor.
İmkânı olmayanın yanında varlıktan bahsetmemek, dinimizin öğrettiği bir edep meselesidir. Çünkü bazı şeyler konuşularak değil, saklanarak korunur.
İmkânı olmayan ise çoğu zaman susuyor.
Yokluğunu gizliyor, ihtiyacını küçültüyor, derdini içine atıyor.
Konuşursa mahcup olacağını, anlatırsa yük olacağını düşünüyor. Bu suskunluk zamanla bir alışkanlığa, hatta bir yalnızlığa dönüşüyor.
Oysa bizden istenen başka bir duruştur.
Gücü olanın gözetmesi, imkânı olanın ölçülü konuşması,
sahip olduklarını anlatmak yerine paylaşmayı tercih etmesi…
Çünkü din sadece sabrı değil, merhameti ve adaleti de birlikte öğretir.
Belki de artık şunu yapmamız lazım:
Varlığımızı sergilemek yerine şükretmek,
sözümüzü çoğaltmak yerine gönül almak,
konuşurken karşımızdakinin kalbini hesaba katmak.
Çünkü güç konuştuğunda herkes duyar,
ama insan sustuğunda kimse bakmaz.
Ve bu çağ, en çok sesi çıkanları değil,
en çok susmak zorunda kalanları yordu.