Bayramlar önceleri, takvimde işaretlenen günler değil, insanın ruhuna dokunan bir bekleyişti.

Günler öncesinden hazırlanış vardı

Çocuklar için yeni bir ayakkabının heyecanı, büyükler için kavuşmanın huzuru, yaşlılar için hatırlanmanın tesellisiydi.

Şimdi ise aynı bayramlar, çoğu insanın gözünde yalnızca kısa bir kaçışın, birkaç günlük tatilin adı durumuna geldi.

İnsanlar artık bayram yaklaşırken kimi ziyaret edeceğini değil, hangi otelde yer bulacağını düşünüyor.

Çünkü modern çağ, bize birlikte olmayı değil, uzaklaşmayı öğretti.

Eskiden bayram sabahları sokaklarda bile ayrı bir ses hâkimdi.

Kapılar çalınır, sofralar paylaşılır, insanlar birbirinin gözünün içine bakarak konuşurdu…

Şimdi aynı sofralarda telefon ekranlarının ışığı var; evlerde ise sessizlik.

İnsan, teknolojinin içinde çoğaldıkça ne yazık ki ruhunda yalnızlaştı.

Belki de bu yüzden eski bayramlara özlem duyuyoruz.

Çünkü aslında özlediğimiz şey geçmiş değil, kaybettiğimiz insan sıcaklığı.

Dedik ya, bayramlar artık dinlenme fırsatı olarak görülüyor.

Yorulan bedenler tatil istiyor; ama kimse yorgun ruhunu düşünmüyor.

Oysa bayramın özü, bedeni değil kalbi dinlendirmekti.

Kırgınlıkların unutulduğu, kapıların gönüllere açıldığı zamanlardı bu anlar.

Şimdi insanlar birbirine yaklaşmaktan yoruluyor.

Çünkü modern insan, kalabalıklar içinde yaşamayı öğrendi ama ne hazin ki samimiyet kurmayı unuttu.

Mesele bayramların değişmesi değil aslında, insanın zamana yenilmesi.

Hız çağında hiçbir şeyin ruhuna varamıyoruz artık.

Her şey kısa, hızlı ve tüketilebilir olmak zorunda çünkü.

Bayramlar da bu tüketim düzeninin içine karıştı.

Birkaç fotoğraf, birkaç paylaşım, birkaç zorunlu mesaj…

Sonrası mı?

Herkes kendi yalnızlığına geri dönüyor.

Bu tablo acı ama hepimizin gerçeği.

Yine de tüm bu eksilmelerin içinde, bayramın hatırlattığı o eski sıcaklığı unutmayalım: İyi bayramlar.